“Yeşil”, “ekolojik”, “enerji etkin”, “sürdürülebilir”, “çevre duyarlı”…
Bundan 20 yıl önce sadece bir grup insanın kullandığı, artık hepimizin fazlasıyla aşina olduğu kelimeler. Hürriyet Emlak’ın 2010 Ekim indeki ifadesi ile “hızla yayılan yeşil bina trendi” - tüm dünyada gayrimenkul yatırımlarında hızla yayılan yeşil bina trendi son dönemlerde ülkemizi de etkisi altına almış. Cümlenin girişindeki sebep sonuç ilişkisi de oldukça tanıdık- “Artan çevresel kirlilik, küresel ısınma, enerji kaynaklarının azalması”. Yani artan gayrimenkul yatırımlarının sebebi çevre felaketleri.
2009’ da İstanbul daki sel felaketinden sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da dikkatleri bozulan ekolojik dengeye çekmiş, insanoğlunu dünyayı kullanırken daha dikkatli olmaya davet etmişti: “Teknoloji uğruna çok fazla ihtiraslı davrandık ve doğayı tahrip ettik. Dünya ciddi sinyaller veriyor bunlar onun göstergeleri. Daha dikkatli olmamız gerekiyor”. Suçlu dere yataklarına bina yapımına izin verenler değil, küresel iklim değişikliği olarak açıklanıyordu.
Peki, nasıl süreçlerden geçtik ve geçiyoruz ki, yapılı çevreye ait bu kadar somut bir sorunun sebebi doğaya atfedilebilir hale geldi. Elbette, çevresel bir krizin içinde olduğumuzdan şüphe etmiyorum. Ancak sorunu nasıl tanımladığımız, üreteceğimiz çözümlerle oldukça ilişkili gözüküyor. Yani “çevresel krizi” nasıl yorumladığımıza bağlı olarak, belki de mimarlığı (ve aslında hayatımızı) yeniden gözden geçirmek zorunda kalacağız. Belki de var olan pratiklere eklemlenen yeni düzenlemelerle, çevreye verdiğimiz zararı en aza indirmeye uğraşacağız. Açık olan, mimarlığın kendi alanı ile ilintili olarak yapılı ve doğal arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek zorunda kalmış olması. Çevresel söylemlerin gittikçe daha yoğun biçimde mimarlık/yapı dilinin bir parçası haline geldiği söylenebilir. Bu sürecin disiplini nasıl şekillendireceği ise belirsiz olmakla birlikte üstüne düşünmeye değer.
No comments:
Post a Comment