Saturday, 24 December 2011

geri dönüşümlü ev














Dan Philips 1997'den beri Teksas'ta geri dönüşümlü malzemeleri kullanarak ucuz evler üreten bir marangoz/ tasarımcı. İlginç bir kariyeri var- orduda istihbarat subaylığı, lisede dans hocalığı, antikacılık. Yani bina yapımı konusunda bir eğitimi yok. Zaten yaptığı evlerin fotoğraflarına şöyle bir göz atan bir çok mimar için büyük ihtimalle ciddiye alınacak bir yanıda yok. Ancak atık malzemeleri kullanmadaki ısrarı, bu malzemeleri yaratıcı biçimlerde değerlendirmesi, düşük gelirliler için ucuz evler üretmesi, kullanıcıları evin planlanması ve yapım aşamalarında da sürece dahil etmesiyle bana bir çok mimardan daha ilgi çekici geldi.




Hibe edilen ya da bulduğu bir çok malzemeyi bina malzemesi olarak yeniden kullanmayı becermiş. Binlerce resim çerçeve köşesini dükkanlardan toplayarak tavan kaplamasına dönüştürmüş. Yuvarlak pencereler ise kristal küllüklerden yapılmış.









Değişime gelen araba plakalarının biriktirilmesini sağlayarak çatı kaplaması olarak kullanmış. Kırık aynalar, eşleşmeyen tuğlalar, seramik parçaları, taşlar, cd ler, şarap mantarları, içecek kapakları hepsi birer yapı malzemesine dönüşmüş. Bu parçalı dünyada görsel dili sağlayan ise tekrar ve bunun sonucu oluşan örüntüler.



















http://www.nytimes.com/slideshow/2009/09/02/garden/20090903-recycled-slideshow_index.html

Wednesday, 16 March 2011

drop city


1960lar- protestolar, karşı kültür, tüketim toplumunun eleştirisi, çevresel kaygıların artması, savaş sonrası teknolojik ilerlemenin eleştirisi…

Yapılı çevre ve çevresel bozulma arasındaki ilişkinin daha görünür hale gelmesi mimarlara da artı bir sorumluluk yüklüyordu. Bu atmosfer içinde, binaların çevre üzerindeki etkileri mimari tartışmalarda daha sıklıkla yer almaya başladı. Bu dönem üretilen mimari ürünleri ‘birinci kuşak ekolojik tasarım’ örnekleri olarak etiketlersek- genellikle radikal bir karakterde olduklarını ve var olan hakim yaklaşımlara bir alternatif oluşturduklarını söyleyebiliriz. Bu ilk nesil tasarımcılar için, modern mimarlık doğal ve kültürel sistemlerden kopuktu. Yapılı ve doğal çevre arasındaki ilişkiler yeniden gözden geçirilmeli ve mimarlık yer ile kopardığı bağlarını yeniden kurmalıydı. Geleneksel mimarlığa, yerel malzemelere, ortak üretme biçimlerine artan ilgi, John Farmer’ın ifadesi ile romantizmin 1960’lı yıllarda yeniden ortaya çıkması ile ilgiliydi.[1]

Ancak 60lar ve 70ler, çevresel mimarlığın ifadesi açısından birçok farklı yaklaşımı içinde barındırıyordu. Bir yanda ekoloji ve sistemler teorisi gibi yeni bilimlere olan ilginin artması, en yeni teknolojilerin uygulandığı örnekleri doğururken; bir yandan da çevresel söylem ile birlikte gelen ahlaki zorunluluklar kendin yap projelerinden geleneksel yaklaşımlara uzanan bir çok aktivist eylemi içeriyordu. Bu farklı pratikleri birleştiren nokta ise daha bütünsel (holistic)bir yaklaşımı hedeflemeleri idi.

Drop City- 1965, Colorado, İlk kırsal hippi komünü olarakta biliniyor. Otomobil parçaları, artık malzemeler ve çöplerden yapılmış geometrik panellerle oluşturulmuş kubbeler…

Buckminster Fuller’ın geometric prensiplerinden yola çıkarak yapılmış kubbeler. Evrensel ve soyut bir bakış açısından besleniyorlar. Ancak malzeme ve rengin kullanımı ile, bu teknokratik jeodezikler bir anda karşı kültür diline dönüşüyor.[2] Bu anlamda Drop City, teknolojiden alınan keyif ile modernizmin amator bir ruh ile eleştirilmesi arasında bir yerlerde duruyor.

Zomeworks tarafından yapılan pasif güneş kollektoru, 1967

topluluk mutfağı, toplantı alanı, film atolyesi, banyo ve tuvaletler, çamaşırhane







[1] Simon Sadler, “Drop City Revisited,” in Journal of Architectural Education 59, no.3 (2006).


[2] John Farmer, Green Shift: Towards a Green Sensibility in Architecture (Oxford: Architectural Press, 1996).

Wednesday, 23 February 2011

sebep/sonuc


“Yeşil”, “ekolojik”, “enerji etkin”, “sürdürülebilir”, “çevre duyarlı”…

Bundan 20 yıl önce sadece bir grup insanın kullandığı, artık hepimizin fazlasıyla aşina olduğu kelimeler. Hürriyet Emlak’ın 2010 Ekim indeki ifadesi ile “hızla yayılan yeşil bina trendi” - tüm dünyada gayrimenkul yatırımlarında hızla yayılan yeşil bina trendi son dönemlerde ülkemizi de etkisi altına almış. Cümlenin girişindeki sebep sonuç ilişkisi de oldukça tanıdık- “Artan çevresel kirlilik, küresel ısınma, enerji kaynaklarının azalması”. Yani artan gayrimenkul yatırımlarının sebebi çevre felaketleri.

2009’ da İstanbul daki sel felaketinden sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da dikkatleri bozulan ekolojik dengeye çekmiş, insanoğlunu dünyayı kullanırken daha dikkatli olmaya davet etmişti: “Teknoloji uğruna çok fazla ihtiraslı davrandık ve doğayı tahrip ettik. Dünya ciddi sinyaller veriyor bunlar onun göstergeleri. Daha dikkatli olmamız gerekiyor”. Suçlu dere yataklarına bina yapımına izin verenler değil, küresel iklim değişikliği olarak açıklanıyordu.

Peki, nasıl süreçlerden geçtik ve geçiyoruz ki, yapılı çevreye ait bu kadar somut bir sorunun sebebi doğaya atfedilebilir hale geldi. Elbette, çevresel bir krizin içinde olduğumuzdan şüphe etmiyorum. Ancak sorunu nasıl tanımladığımız, üreteceğimiz çözümlerle oldukça ilişkili gözüküyor. Yani “çevresel krizi” nasıl yorumladığımıza bağlı olarak, belki de mimarlığı (ve aslında hayatımızı) yeniden gözden geçirmek zorunda kalacağız. Belki de var olan pratiklere eklemlenen yeni düzenlemelerle, çevreye verdiğimiz zararı en aza indirmeye uğraşacağız. Açık olan, mimarlığın kendi alanı ile ilintili olarak yapılı ve doğal arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek zorunda kalmış olması. Çevresel söylemlerin gittikçe daha yoğun biçimde mimarlık/yapı dilinin bir parçası haline geldiği söylenebilir. Bu sürecin disiplini nasıl şekillendireceği ise belirsiz olmakla birlikte üstüne düşünmeye değer.